Ya İstiklal, Ya İstiklal!

16 Haziran '10 / 23:30-00:00 suları

Yine en olmadık işlerden birine kalkışıyorum.

Ve İstiklal Caddesi’ne dair bir yazıya başlıyorum.

Şüphesiz, İstanbul’da yaşamış neredeyse her insanın adını duyduğunda anı hafızasını kıpırdatan bir caddedir İstiklal.

Benim içinse hatıramda o kadar çok anı var ki burayla ilgili, anlatmak istesem beceremem. İstiklal Caddesi’yle yaklaşık 10-11 yaşlarımda tanıştım. Zaman içinde benim için okul yolu, antrenman yolu, arkadaşlarla eğlence mekanı, boş vakitlerde gidilen yer, kitap/müzik/giysi/ıvır zıvır almak için akla gelen ilk adres, kimbilir kaçıncı defa gezilse de yeniliklerini keşfedebileceğim bir derya… gibi tanımları oldu.

Gitmek istediğinizde hangi semtte olursanız olun, Taksim’e muhakkak bir vasıta bulursunuz. ‘İstanbul’da Toplu Taşıma’ olgusu nedeniyle çoğunlukla zorlu bir seyahatten sonra malum meydana varırsınız. Eskiden Galata-Beyoğlu bölgesi suyunun dağıtıldığı yeri barındırdığı için Taksim ismini alan Meydan, büyük olayların büyük meydanıdır. Büyük üzüntüler de (bkz. 1 Mayıs 1977), büyük coşkular da (bkz. Bayram kutlamaları, şampiyonluk kutlamaları, konserler) burada yaşanmıştır. Şu anda The Marmara Oteli, Atatürk Kültür Merkezi, Gezi Parkı, Tarlabaşı’na gidiş, İstiklal Caddesi girişi ve Sıraselviler Caddesi başlangıcı arasında bulunan bölgedir.

Ortasındaki Cumhuriyet Anıtı -ki şu anda yeni restore edilmiş haliyle görülüyor- daha eskilerde insanların buluşma noktası olmuştur. Hatta Hababam Sınıfı’nın yanlış hatırlamıyorsam 4. serisindeki bir randevu sahnesi olan ‘Taksim Faciası’ da Cumhuriyet Anıtı’nın önünde gerçekleşmiştir :) Bugünlerde ise, ‘Taksim Burger önü’ denen bir kavram oluştu. Hala, İstiklal’in girişindeki Burger King’in önünden geçerken dükkanın önünde umutsuzca arkadaşlarını/sevgililerini bekleyen insanlar görebilirsiniz.

Solunuzdaki Burger King’den aşağı doğru sallandığınızda meşhur İstiklal Caddesi’yle tanıştınız demektir. Eskiden çok güzel olan Arnavut kaldırımı yolu yüzünden daha dikkatli yürümeniz gereken bir caddeyken, günümüzde saçma granit döşemesiyle dümdüz bir hal aldı. Hoş, onu bile nasıl özensiz yaptılarsa koskoca taşların her birinin başka bir köşesi havada şimdilerde. Siz her halükarda dikkatli yürüyünüz… Arnavut kaldırımı olduğu dönemlerde, ortasındaki tramvay yolunun iki kenarında diz hizasında sarı babalar vardı. Zamanında bir okul arkadaşımın dikkatsizliği sonucu bunlardan birine şiddetle çarpıp dizini kırdığını hatırlıyorum. Ayrıca raylarla sağlı sollu dizilmiş dükkanların arasında belirli aralıklarla konulmuş olan küçük boy ağaçlar da vardı. İleriye doğru şöyle bir baktığınızda bir aşağı bir yukarı oynayan yüzlerce kafa bu ağaçların yapraklarına karışırdı. Herneyse, uzatmayalım. Kısaca söylemek gerekirse, yeni yapısı şu an daha çok insanın aynı anda dolaşmasına olanak sağlıyordur belki ama ben İstiklal’i Arnavut kaldırımıyla tanıdım, öyle sevdim.

Caddede yürümeye devam ettiğinizde sağ tarafta uzunca bir alanı işgal eden Fransız Konsolosluğu/Kültür Merkezi’ni görürsünüz. Bir şekilde içeri girebilirseniz, avlusunda çakıl taşları ve düzenli görüntüsüyle çok tatlı bir bahçeyle karşılaşırsınız. Şahane kütüphanesinden yararlanabilir, sergi salonunda sergileri gezebilirsiniz. Yürümeye devam ettiğinizde sağlı sollu küçük sokaklar başlar. Keşke yazıyla birlikte kafamın içinde yaptığım geziyi tüm detaylarına kadar aktarsam ama malesef yazı okunabilir uzunluğu aşar (hatta şimdiden aşmış olabilir, özür) :)

Kimbilir ne zaman..

Bu sokaklarda tam  anlamıyla ne ararsanız bulabilirsiniz. Her türlü damak zevkine ve bütçeye uygun irili ufaklı cafe’ler restoranlar, özel dikim gömlekçiler, perukçular, kültür merkezleri (mesela Japon Kültür Merkezi), karaoke/metal/jazz vs vs. barlar, esnaf lokantaları, sahaflar, tuhafiyeler, takıcılar, tercüme büroları, bankalar, muhallebiciler, avukat büroları, ayakkabı tamircileri, terziler, plakçılar, kuruyemişçiler, açık çikolata dükkanları, sanat galerileri, müzeler, meyhaneler, ozalitler, nargileciler, kitapçılar, turistik dükkanlar, kuaförler, balıkçılar… daha aklıma gelmeyen neler neler.

16 Haziran '10 (amcanın hastasıyım)

Bütün bunların dışında benim en sevdiklerimden biri olan sokak sanatçılarına da sık sık rastlayabilirsiniz. Her çeşit müzik yapanlar: sadece bir gitarla şarkı söyleyeninden tutun da, bağlamasını amfiye bağlamış türkü söyleyen amcalara ya da rastalı saçları ve adını bilmediğim otantik çalgılarıyla folklorik müzik yapanına, kızıldereli giysileriyle şarkılar söylenlere, kemanı veya saksofonuyla kulaklara ziyafet çektirenlerine kadar. Ayrıca illüzyonistler, pandomimciler, tek kişilik tiyatro oyunu oynayanlar gibi sanatçılar da dahildir bu sokak sanatçıları grubuna.

İstiklal Caddesi’nde günün her saati yaşam vardır. Hem de çeşit çeşit, iyi kötü, her şekilde. Gündüz vakitlerinde açık olan galerilere giderek ve müzeleri gezerek san’at dolu saatler de yaşayabilirsiniz, geceleri içip içip dal misali oradan oraya savrulan insanların arasında daha kaotik dakikalar da olabilir. Birbirini tanımayan iki insandan birinin diğerine gül verdiğini de görebilirsiniz, bir kapkaça ya da yaralamaya da şahit olabilirsiniz.

Bu cadde hayatın kendisine benzer. Belki de bu yüzden şehrin mıknatısı vazifesindedir, herkesi kendine çeker. Özellikle de beni.

1 Yorum

Kategorisi Gezi

Çocuklar Gibi Şen-lik!

Her ne kadar 11-12-13 Haziran Bebek Şenliği lafını her yerde görmekten/duymaktan sıkılmış olsam da, tecrübe ettiğim ilk gününü geç de olsa paylaşmak isterim sevgili okur. Zira ne olursa olsun bu tip atraksiyonlara ihtiyacımız var, hele ki böylesi şahane bir şehirde yaşarken.

Cuma günü uyanıp da ‘bugün ne yapsak?’ isimli beyin egzersizini gerçekleştirirken aklıma Bebek Şenliği geldi. Hemen, her yere birlikte gidip her şeyi birlikte yapmak istediğim centilmen kişiyi arayıp darlamak suretiyle organizasyonu gerçekleştirdim ve saat 14 sularında malum semte vardık. Bebek’e arabayla gitme gafletinde bulunduk ancak işgünü olduğu için şansımızın yaver gideceğini düşünmüştük. Fakat heyhat! O güne özel olarak Bebek Parkı’nın önünün organizasyon için gerekli araçlarla kapanmasının da etkisiyle Bebek-Arnavutköy arası 4-5 tur attıktan sonra gördüğümüz ilk boş yere park ettik. Bu Bebek’te park yeri bulunca insan uzun zamandır giymediği bir pantolon cebinde unuttuğu parayı bulmuşçasına seviniyor. Herneyse, şenlik alanı olan Bebek Parkı gayet sevimliydi.

Bebek Şenliği '10

Hem çimlere hem de yürüyüş yoluna dizilmiş bir çok standı gezdikten sonra arta kalan zamanda parka konuşlanmış çeşit çeşit yemek seçeneklerinden biriyle karın doyurmak mümkün. Stantlarda ne ararsanız var; takı, çanta, kitap, çeşitli aksesuarlar, telekomünikasyon markaları, gayrımenkul firmaları, cupcake ve pasta-kek çeşitleri, ev veya bahçe objeleri… ve daha aklıma gelmeyenler. Ancak Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve WWF-Türkiye stantlarını atlamak olmaz. Tam da insanın alma dürtüsünü tetikleyici şekilde, ÇYDD standında çok uygun fiyatlara sevimli Ünzile Bebek magnetleri, WWF standında ise çeşitli yaka iğneleri ve o bayıldığım peluş hayvanlar vardı. Sahil tarafındaki stantlar Galatamoda 2010 kapsamında kıyafet ve tamamlayıcı aksesuarlar için ayrılmıştı. Burada da güzel ya da tuhaf bulunabilecek bir çok ürün göze çarptı.

Gezmekten yorulan ya da enerji harcayıp kurt gibi acıkanları çeken cafe/yemek stantlarından hatırladıklarım ise: Susam, The Upper Crust, balık-ekmekçi, Otantik kumpir, gözlemeci, lokma tatlıcısı, Little China, Kahve Dünyası… Biz bu durakların hiç birinde durmadığımız için kritik yapma şansım yok, bu sebepten yalnızca seçenekleri sıralamakla yetiniyorum.

Gelen gidenlerden bahsedecek olursam, biz gittiğimizde çoğunlukla bebeklerini gezdirmeye çıkmış anneler, stantlar arasında mekik dokuyan kadınlar ve çimlere oturup günün keyfini çıkaran sevgililer olduğunu söyleyebilirim. Kadın ağırlıklı bir kitle vardı. Cumartesi-Pazar günü durum ne olmuştur bilemiyorum. Oluşabilecek kalabalığı hayal edince de bilmek istemiyorum açıkçası :)

Sonuç itibariyle, her halükarda gidip iyi vakit geçirilebilecek bir aktivite oldu. Daha önce de söylediğim gibi, 2000′li yıllarla ülkemizde özellikle de İstanbul”da sayısı hızla artan festivallerin yanısıra bu tip şenlikler de insanın keyfini yerine getiriyor. Haftasonları, özellikle de bu sıcak yaz günlerinde dışarı çıkacak insanları aynı yerlere -hele ki alışveriş merkezlerine- gitmekten kurtaracak etkinlikler istiyoruz!

3 Yorum

Kategorisi Havadan Sudan

Beraber Yürüdük Biz Bu Yağmurda

Ev-vet.

Balkondan bakıp havayı koklayınca canım yürüyüşe çıkmak istedi. Sokaklar yağmuru yemenin verdiği dinginlikle daha bir güzel olmuşlardı, dallardaki yeşilin rengi bulutlu havayla iyice koyulaşmıştı. Tabii ki hemen gaza geldim, alelacele giyindim, ıslak yollarda perişan olmasından korkmadığım bir ayakkabıyı da ayağıma geçirip sokağa çıktım ki -o da ne? Yağmur başlamış. Yo, hayır vazgeçmeme gerek yok. İnce ince yağarken ben de nefis havayı içime çekerek yürüyebilirim ne de olsa. Evden şemsiyemi alıp yola koyuldum. Kulağımda kulaklık, kulaklıkta Jason Mraz’den Burning Bridges ve arka planda şemsiyemde tıpırdayan yağmur… Keyfime diyecek yok gerçekten.

Arabaların eşlik ettiği bir yürüyüş bile bu kadar güzelken, birazdan Caddebostan sahilde kimbilir nasıl bir huşu içinde dolanacağım diye düşündüm. Evden sahile giderken geçtiğim sokak her zaman çok hoşuma gitmiştir. Tam karşıma bakıp kurşuni mavi renkteki denizi gördüğüm anlarda, kulağımda Bebe’nin sesi yükseldi, Revolvi. Yahu ne iyi ettim de çıktım evden, değil mi! 

Before

Before

Tam da fotoğraftaki güzergahta ilerliyordum ki yağmur şiddetini artırmaya başladı. İçime bir kurt düşmedi değil, sonuçta daha yeni başlıyorum! Neyse canım, şeker değilim ya eriyeyim. Azimle gezime devam ettim. Fakat öyle bir an geldi ki o yağmurun hangi saniye bu kadar şiddetlendiğini inanın anlamadım. Zaten hep böyle oluyor; evden yağmuru izlerken saniyeler içinde bastırması ne kadar hoşuma gidiyorsa, sokaktayken bir o kadar delirtiyor. İnsiyaki bir hareketle 180 derece dönerek eve dönüşe geçtim. Bu yürüyüşün bir skandal olarak sonlanma ihtimalini azaltmak istiyordum fakat başaramadım. Şemsiyemin boyutuna ayakkabımın su geçirmezliğinden daha çok güvendiğim için bir süre yukarıda bahsettiğim o sevdiğim sokakta bekledim. Beklerken de aşağıdaki -oluşan ufak çaplı dereleri pek de yansıtamadığım- fotoğrafı çektim.

After

After

Bekle babam bekle, elime geçen tek şey arabaların sokaktan geçerken kaldırıma sıçrattıkları suyu değerlendirip nereden yürürsem buna maruz kalmam planı yapmak oldu. Sonunda ıslak ayakkabı, çorap demeden koşar adım evime döndüm. Güzel niyetlerle çıktığım yürüyüşüm eve geldiğimde en sevmediğim şeylerden biri olan ıslanmış kıyafetlerden bir an önce kurtulma aktivitesine dönmüştü.

Demek ki neymiş? Yağmurlu havada gerçekten de en güzeli sıcak çay-battaniye-güzel bir kitap/film üçlüsüymüş.

2 Yorum

Kategorisi Havadan Sudan

Rihanna Is So Hard

“This is a dream.”

Rihanna ve ekibi Last Girl on Earth dünya turnesi kapsamındaki konserlerini böyle tanımlıyorlar.

Peki İstanbul’daki konser bir rüya mıydı? Hayır. Rihannaseverler için küçük bir gündüz düşü olabilir ancak…

Evet, itiraf ediyorum: Rihanna’nın yaptığı müziği beğeniyorum. Hatta zaman zaman -misal evi toplarken- bangır bangır Rihanna dinlediğim oluyor. Hatta bu vesileyle şarkıları anneme de sevdirdim. Kulvarında çok başarılı bulduğum ve benden küçük olmasından büyük rahatsızlık duyduğum bir hatun kendisi heh..

İstanbul’a geldiğini duyduğumda “Gitsem iyi olur ya..” dedim ama bunun için bilet alma çabasını göstermedim. Bir şekilde biletin kucağıma düşeceğini içten içe biliyordum sanırım. Sonuç itibariyle, 3 Haziran’da Kuruçeşme Arena’da olacağımızı konserden 2 gün evvel öğrenmiş bulunduk. Efendim, o günkü sahil trafiğini göz önünde bulundurarak konserden bir kaç saat önce Ortaköy’deydik. Hazır gitmişken bir Ortaköy klasiğini gerçekleştirip, yanyana dizilmiş çığırtkan kumpircilerin birinden (the chosen one!) kumpirlerimizi aldık. Tıkınma işi bitince, yavaştan konser alanına doğru yola çıktık. Sahil boyunca yürürken, ‘gördüğümüz tiplerin hangisinin konsere gidiyor olduğunu tahmin etmek’ isimli oyunla oyalandık. 21:30′da başlayacak olan konserden yaklaşık bir buçuk saat önce alandaydık. O saatlerde henüz çok da kalabalık olmayan güruh, saat 21:30′u gösterdiğinde adeta mitoz bölünerek 10 katına ulaştı. Yalnız şunu belirtmem gerekir, topluluğun yaş ortalaması 17 civarıydı. İnsan kendini yaşlı hissediyor.

Uzatmayalım, artık ayaklarımızın ağrısından zar zor ayakta dururken Rihanna sahnede göründü. Kendisi tam anlamıyla taş gibi! Yüksek belli kıs-sacık şortu ve üstüne giydiği deri kısa bluzuyla bırakın karşı cinsi, biz hemcinsleri de kendisinden gözümüzü alamadık.

Konsere ‘Hard’ parçasıyla başladı. Açıkçası o hengamede playlist’i pek de aklımda tutmadım, hem zaten ertesi günlerde hangi şarkılarını söylediği ve konsere kaç kişinin katıldığı gibi bilgiler gazetelerde vardı, burada malesef olamayacak. Canlı performansı bana kalırsa gayet yerinde. Normal kayıttaki halinden daha zayıf söylemedi hiç bir şarkısını. Hoş, çok da bombastik bir show olduğunu söyleyemem dolayısıyla performansını düşürecek dans gibi aktiviteler yoktu. Ancak bütün bunların dışında ben daha çok konserin magazinel tarafını ele almak istiyorum :) Öncelikle kadın gerçekten çok seksi! Kesinlikle hem yüzünü hem de bedenini nasıl daha seksi ve güzel göstereceğini %100 biliyor. Ne bekliyordun diye düşünenler için yazıyorum: oğlum görmeliydiniz ya!

Çılgın kırmızı konfetiler

Son bir not olarak: Kuruçeşme Arena bence bir konser alanı olarak gerçekten çok kötü, bunu bu konserde bir kere daha teyit ettik. Sahnenin tam önünde durmadığınız takdirde ses kalitesi oldukça düşüyor. Gerçi sahneyi karşınıza alsanız dahi akustikte bir düzelme olmuyor, ses alan yapısı itibariyle dağılıyor. Konser çıkışı (baya zorlu bir maratondu bu da) keşke İstanbul’da da Madison Square Garden gibi konser alanları olabilse diye iç geçirdik. Ütopik ama hayal kurmak bedava.. Beyin bedava! (Videoyu izlemeyenler için http://www.vidivodo.com/382613/kpss-etkisi)

Yorum yapın

Kategorisi Konser

Hello world

Merhaba,

Heyecanla, ne yazacağımı ve nasıl yazacağımı düşünmeden, çalakalem girişiyorum buraya.

Gezdiklerimi, gördüklerimi, yediklerimi, içtiklerimi, düşündüklerimi, konuştuklarımı, sevdiklerimi, sevmediklerimi, imi, imi, imi.. kısacası eteğimde topladığımı taşlarımı dökeceğim.

Bakalım nasıl olacak?

Yorum yapın

Kategorisi Havadan Sudan